Dilde birlik, fikirde birlik, işte birlik ve dijitalde birlik
Son birkaç yıla şöyle bir bakınca, Türk dünyasının dijital ve ekonomik iş birliği kâğıt üzerinde hiç olmadığı kadar güçlü. 6 Kasım 2024'te Bişkek'te toplanan Türk Devletleri Teşkilatı'nın 11. Zirvesi'nde, üye devletler Dijital Ekonomi Ortaklık Anlaşması'n

Soykan Durdağı
-Bunlar birbirinden kopuk adımlar da değil. Daha 2022'de, Semerkant'taki 9. Zirve'de "Ticaretin Kolaylaştırılması Stratejisi" kabul edilmiş, ardından bir komite kurulmuştu. Yani yıllardır taşlar üst üste diziliyor. En son, 10 Ekim 2025'te Resmî Gazete'de yayımlanan bir Cumhurbaşkanı Kararı'yla, Türk Devletleri vatandaşlarının Türkiye'de çalışma izni aranmadan istihdam edilmesinin önü açıldı. Böylece yalnızca mal ve sermaye değil, insan da sınırların ötesine geçmeye başladı.
Bütün bunlar küçük şeyler değil. Bir medeniyet coğrafyasının ortak bir geleceğe doğru yürüme kararının somut işaretleri.
Ama işin açık söylenmesi gereken bir tarafı var. Devlet çatıyı kurdu; o çatının altını dolduracak, onu her gün ayakta tutacak eller henüz yok. Anlaşmalar imzalandı, imzalanmasına da — üstelik DEPA'yı bugüne kadar beş üyeden yalnızca üçü (Azerbaycan, Özbekistan, Türkiye) iç hukukunda onayladı; tam yürürlük için diğerleri de bekleniyor. Ama asıl boşluk onay süreçlerinde değil. Sahadaki yazılımcı, mühendis, küçük işletme sahibi, girişimci bu ağın büyük ölçüde dışında duruyor. Bir belgenin altına atılan imza ile o belgenin bir esnafın, bir üreticinin, yeni bir şirket kurmuş birinin gününe dokunması arasında koca bir mesafe var. Bütün mesele o mesafede.
Somutlaştırayım. Diyelim bir işletme, komşu bir Türk devletindeki bir firmayla çalışmak istiyor. DEPA sayesinde kâğıtsız ticaret artık "mümkün". Peki gerçekte ne oluyor? Faturayı, ödemeyi, gümrük belgesini tek bir akışta halledebiliyor mu bu işletme — yoksa her ülkede ayrı bir sistemle, ayrı ayrı mı boğuşuyor? Çoğu zaman ikincisi. İşte devletin attığı adımla sahadaki gerçek arasındaki bu "son kilometre", meselenin ta kendisi.
Avrupa bunu nasıl başardı?
Burada Avrupa Birliği'ne bakmakta fayda var. Avrupa'yı Avrupa yapan, kurduğu kurullar ya da imzaladığı anlaşmalar değildi. O kurulların altını dolduran milyonlarca işletme, birbiriyle konuşabilen sistemler, ortak standartlardı. Ve dikkat edin: Avrupa bunu herkese tek tip bir sistem dayatarak yapmadı. Kimse çıkıp bir ülkeye "kendi sistemini bırak, ötekininkini kullan" demedi. Onun yerine sistemleri birbirine konuşturdular. Sınır ötesi ödemeler için ortak bir alan (SEPA), karşılıklı tanınan dijital kimlik için ortak bir çerçeve (eIDAS) kuruldu. Ödemeler, kimlikler, belgeler birbirini tanır hale geldi. Yaptıkları, özünde bundan ibaretti.
Türk dünyası için de doğrusu bu. Amaç herkesi tek bir merkeze bağlamak olamaz — ki bu ne mümkündür ne de istenir; egemen bir devlet buna haklı olarak direnir. Amaç, var olan ulusal sistemleri ortak bir dille birbirine bağlamak. Bir ülkedeki firma ötekini görebilsin. Bir diploma, bir mesleki yetkinlik sınırın öbür tarafında da tanınsın. Bir ödeme ülkeden ülkeye takılmadan aksın. Şu çelişkiyi bir düşünün: Ekim 2025'teki düzenlemeyle bir Türk Dünyası vatandaşı artık Türkiye'de çalışma izni olmadan çalışabiliyor. Ama o kişinin diploması, mesleki yetkinliği dijital olarak tanınmıyorsa, bu serbestlik pratikte ne kadar işler? Kurulması gereken tam da bu "dijital tanıma" altyapısı.
Mesele yalnızca teknoloji değil
Sık düşülen bir hata, bütün bunu salt ekonomik ve teknik bir konu sanmak. Oysa Türk dünyasını birbirine bağlayan asıl zemin ne fatura ne de yazılımdır. Ortak dil, ortak tarih, ortak hafızadır. Avrupa entegrasyonu birbirine yabancı milletler arasında sıfırdan kurulmak zorundaydı; bizde o bağ zaten hazır duruyor. Çoğu zaman fark edilmeyen ama belki de elimizdeki en büyük koz bu.
Gelgelelim bu ortak hafıza dijital çağda usul usul eriyor. Yüzyıllardır ağızdan ağıza taşınan destanlar, masallar, halk hikâyeleri, ağıtlar, türküler; bunları bugüne getiren son anlatıcılarla birlikte yavaş yavaş kayboluyor. Bunun ne kadar kırılgan bir miras olduğunu görmek için uzağa gitmeye gerek yok: Dede Korkut anlatıları gibi temel bir eserin bile dünyada yalnızca birkaç el yazması nüshası var. Aynı masal, birkaç Türk halkının çocukluğunda ayrı ayrı lehçelerle anlatılmış olabilir. Ama bunları derleyip yan yana koyan, karşılaştıran, gelecek kuşağa aktaran ortak bir dijital hafıza yok ortada.
Yapılması gereken ise ortada. Bu miras derlensin, dijitalleştirilsin, herkese açılsın. Üstelik bugünün teknolojisi bunu ilk kez gerçekten mümkün kılıyor. Bir masal sadece metne geçmez artık; farklı lehçelerde seslendirilir, görselle sesle zenginleştirilir, çocuğun dokunup keşfedebileceği bir şeye dönüşür. Bu bir "kültür projesi" değil sadece. Ortak kimliği geleceğe taşıyan bir hafıza altyapısı. Teknoloji burada amaç değil, sadece araç. Amaç, ortak medeniyeti dijital çağda yaşayan, görünen bir şey olarak tutmak.
Peki somut olarak ne yapmalı?
Öncelikle, Türk dünyasının teknoloji ekosistemini görünür kılan ortak bir dijital ağ. Bugün hangi ülkede kim ne üretiyor, hangi girişim hangi alanda güçlü, kim kiminle ortak olabilir — bunu tek bir yerden görmenin yolu yok. Herkes kendi ülkesinin içine bakıyor. Oysa böyle bir ağ kurulduğu an, bugün birbirinden habersiz duran o dağınık enerji birbirini bulmaya başlar.
İkinci olarak, Dijital kimlik ve belge tanımada küçük ama gerçek bir pilot. Her şeyi baştan çözmeye çalışmak yerine iki ülke seçilir, tek bir kullanım senaryosuyla başlanır — sözgelimi bir üniversite diplomasının karşı tarafta tanınması. Küçük görünür ama işleyen bir örnek, kâğıt üzerindeki yüz sayfalık niyetten daha ikna edicidir; ve bir kez yürüdüğünde ötekiler de arkasından gelir.
Üçüncüsü, ortak kültürel mirası dijitalleştirecek bir çalışma. Bütün destanları, bütün masalları aynı anda kurtarmaya kalkışmak insanı felç eder; onun yerine somut bir derlemeyle, elde ne varsa onunla başlanır. İlk örnek ortaya çıktığında hem yöntem oturur hem de bu işin mümkün olduğu görülür. Gerisi çoğu zaman o ilk adımın açtığı yoldan gelir.
Bu üçünün ortak noktası şu: hiçbiri TDT’nin kurduğu çatıyla yarışmıyor. Hepsi o çatının altını dolduruyor. İradeyi, zemini devletlerimiz koydu. Eksik olan, o zemini sahanın enerjisiyle döşeyecek sivil ve profesyonel omurga.
Tarihte İpek Yolu'nu devletler ilan etmedi. Onu o yolda yürüyen kervanlar, tüccarlar, zanaatkârlar var etti. Bugün de dijital İpek Yolu'nun haritası çizilmiş durumda — anlaşmalar imzalandı, çerçeve kuruldu. Onu gerçek kılacak olansa, o yolda yürümeye razı olanlar. Yeter ki başlayalım.
Soykan Durdağı