Ölümünden Sonra Değeri Anlaşılan Bir Adam: Ziya Gökalp
81 Düzce Haber Köşe Yazarı Doç. Dr. İlhan Gök "Ölümünden Sonra Değeri Anlaşılan Bir Adam: Ziya Gökalp" başlıklı yeni yazısını yayımladı

Doç. Dr. İlhan Gök
-Bazı insanlar vardır; yaşarken yalnız bırakılır, öldükten sonra omuzlara alınır. Hayattayken seslerine kulak verilmez, öldüklerinde ise adları bir vicdan muhasebesine dönüşür. Ziya Gökalp, işte böyle bir adamdı. Bugün onu Türk düşünce hayatının en büyük isimlerinden biri olarak anıyoruz. Fikirleriyle bir devri etkileyen, nesiller yetiştiren, kültür, millet, eğitim ve toplum meselelerine yön veren bir mütefekkir olarak kabul ediyoruz. Ama işin acı tarafı şu ki, bugün büyük dediğimiz bu adamın büyüklüğü, kendi sağlığında aynı açıklıkla görülmedi.
Ziya Gökalp, yalnızca kitaplara girmiş bir isim değildir. O, bir zihniyet kurucusudur. Geç Osmanlı’dan Cumhuriyet’e uzanan fikrî geçişin en önemli taşlarından biridir. Fakat büyük fikir adamlarının kaderi bazen fikirlerinden çok hayatlarında saklıdır. Gökalp’in hayatına dikkatle bakıldığında, karşımıza sadece büyük bir mütefekkir değil, aynı zamanda derin bir yalnızlık, kırgınlık ve geç kalmış takdir hikâyesi çıkar.
Onun en hazin tarafı da burada başlar. Çünkü Ziya Gökalp, memlekete yalnız eser bırakmış bir adam değildi; aynı zamanda insanlar yetiştirmiş, kurumların ruhuna yön vermiş, gençlerin önünü açmıştı. Ne var ki hayatının son dönemine gelindiğinde, en çok emek verdiği çevrelerde kendisine hak ettiği yer verilmedi. Özellikle Zekeriya Sertel tarafından 1924’te kaleme alınan Resimli Ay, Cilt 1, Sayı 10’daki yazıda Ziya Bey’in son dönemine dair anlatılanlar, bu yalnızlığın ne kadar derin olduğunu açıkça gösterir. Orada karşımıza çıkan Ziya Gökalp, sadece fikir adamı değil; aynı zamanda kırılmış, incinmiş ve geri çekilmiş bir insandır.
Ankara’dan mebusluktan döndükten sonra yeniden Darülfünun’daki ilmî hayatına kavuşmak istemesi boşuna değildi. Çünkü onun asıl tabiatı siyasetin içinde parlamak değil, ilmin içinde nefes almaktı. O, kürsü isteyen bir adamdı; ama makam için değil, fikirlerini söyleyebilmek için. Serbestçe konuşacağı, yazacağı, yetiştireceği bir saha arıyordu. Fakat tam da burada en ağır darbeyi yedi. Kendisine kapıların açılması gerekirken, kapılar yüzüne kapandı. Daha da acısı, bu kapıları kapatanların arasında yetişmesine katkı sunduğu, önünü açtığı insanlar da vardı.
Bir insan için yabancıların vefasızlığı elbette acıdır; ama asıl yara, insanın kendi yetiştirdiklerinden gelir. Ziya Gökalp’in kalbinde açılan gedik de buydu. Kendi emeğinin yeşerttiği çevrelerde kendisine yer kalmamıştı. O kadar ki, “Türk Ocağını ben tesis ettim, asrı Darülfünunu ben kurdum. Fakat bugün bu iki müessesede benim yerim yoktur” sözleri, yalnız bir serzeniş değil, bir ömrün acı muhasebesi olarak tarihe geçti. Bu cümlede bir adamın kırgınlığı kadar, bir devrin vefasızlığı da vardır.
Aslında Ziya Gökalp’in yaşadığı şey sıradan bir meslek kaybı değildi. Darülfünun onun için maaş alınacak bir yer değil, fikirlerinin nefes aldığı bir alandı. Orada gençliğe sesleniyor, orada geleceği kurmaya çalışıyordu. O kürsüden uzak bırakılması, sadece bir adamın işsiz kalması değil; bir memleketin kendi fikir kaynağını kendi eliyle kurutmasıydı. Belki de onu en çok yaralayan buydu: Ömrünü verdiği sahada, artık kendisine ihtiyaç yokmuş gibi davranılması.
Üstelik Ziya Gökalp, bu kırgınlığı etrafa saçan bir mizaca da sahip değildi. Sessizdi. İçliydi. Mahviyetkârdı. Acısını bağırarak yaşayan biri değildi. Bu yüzden birçok insan onun ne kadar yalnız kaldığını ne kadar içine çekildiğini ne kadar kırıldığını zamanında fark edemedi. Dışarıdan bakıldığında vakur ve dengeli görünen bu adamın iç dünyasında derin bir sızı vardı. Büyük fikir adamlarının en ağır kaderlerinden biri de budur: İnsanlar onların eserlerini görür, ama kalplerindeki çatlağı çoğu zaman fark etmez.
Son hastalığı sırasında yaşananlar, bu hikâyenin en dokunaklı tarafıdır. Hastane odasında sadece bedenî acılarla değil, unutulmuşluk duygusuyla da mücadele ediyordu. Onu bir zamanlar çevreleyen birçok insan ortada yoktu. Hayattayken yakın görünen bazı simalar, hastalık günlerinde sessizliğe gömülmüştü. Memlekete ömrünü vermiş bir düşünce adamının, son demlerinde ihmal edilmişlik hissiyle baş başa kalması ne büyük bir acıdır. İşte Zekeriya Sertel’in kaleminde bu tablo daha da çarpıcı hale gelir. O yazıda Ziya Bey’in son günleri, yalnız bir mütefekkirin iç kırıklığı olarak karşımıza çıkar.
Bu karanlık günlerin içinde onu sevindiren birkaç haber oldu. Mustafa Kemal ile İsmet İnönü’nün gönderdiği mektuplar, Ziya Bey’in ruhunda bir teselli bıraktı. Hastalığının ağırlığı içinde gelen bu ilgi, ona unutulmadığını hissettirdi. Belki de hayatının son demlerinde, kendisine ulaşan bu sesler, geç de olsa bir vefanın işaretiydi. Fakat ne olursa olsun hakikat değişmiyordu: Ziya Gökalp, kendi büyüklüğünün tam karşılığını yaşarken görememişti.
Ve sonra ölüm geldi.
Asıl ibret verici olan, ölümünden sonra yaşananlardı. Hayattayken gerektiği kadar sahip çıkılmayan bu büyük adam, vefatının ardından bir anda memleketin büyük değeri haline geldi. Cenazesine gösterilen ilgi, ardından yükselen derin hüzün, gençlerin tabutuna sarılışı, toplumun duyduğu büyük teessür… Hepsi aynı gerçeği söylüyordu: Ziya Gökalp’in kıymeti, tam anlamıyla öldükten sonra anlaşılmıştı.
Bu, bizim kültürümüzde sık rastlanan hazin bir manzaradır. Yaşarken ihmal ettiğimiz insanları, öldükten sonra büyütürüz. Hayattayken sözlerine kulak vermediğimiz isimlerin ardından methiyeler dizeriz. Ziya Gökalp de bu kaderi yaşadı. Oysa bir mütefekkirin asıl ihtiyacı, öldükten sonra yapılan övgüler değil; yaşarken gösterilen vefadır. Cenazede omuzlara alınmak elbette değerlidir, ama insanın omuz aradığı zaman ölümünden sonrası değildir.
Mustafa Kemal’in, Ziya Bey’in ailesi için yardım toplatması da bu geç gelen vefanın önemli bir işaretidir. Bu davranış, sadece bir nezaket değil, aynı zamanda bir hakkın teslimidir. Fakat yine de insanın zihninde şu soru kalır: Madem Ziya Gökalp bu kadar büyük bir isimdi, neden bu büyüklük daha önce, o yaşarken, aynı açıklıkla görülmedi?
Belki de Ziya Gökalp’in hikâyesi tam burada asıl anlamını bulur. O, yalnızca büyük fikirler kuran bir adam değildir. Aynı zamanda bu memlekette büyük insanların nasıl geç fark edildiğinin de sembolüdür. Onun hayatı bize sadece fikir tarihini değil, vefa tarihini de anlatır. Bir milletin olgunluğu, sadece büyük adamlar yetiştirmesiyle değil, o büyük adamların değerini zamanında anlayabilmesiyle ölçülür.
Bugün Ziya Gökalp’i anarken sadece eserlerini, teorilerini, kavramlarını konuşmak yetmez. Onun yalnızlığını da hatırlamak gerekir. Çünkü bazen bir adamın büyüklüğü, yazdıklarında değil; ona nasıl davranıldığında daha iyi görünür. Ziya Gökalp’in hayatı bu açıdan sessiz ama sarsıcı bir derstir.
Ve geriye şu acı hüküm kalır: Ziya Gökalp öldükten sonra büyümedi. O zaten büyüktü. Biz sadece bunu çok geç anladık.